Tarihte Musul Meselesi

Musul Meselesi, sadece herhangi bir toprak parçasının egemenliğine sahip olmaktan çok, 19. yüzyılda önemi artan petrol alanlarının kontrolü ile değerlendirilmesi gereken bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Lozan Antlaşması sırasında ve öncesinde süper güçlerin, Musul Bölgesi’ne olan ilgisini enerji kaynaklarına sahip olma veya kontrol etme şeklinde değerlendirmekte fayda bulunmaktadır. Osmanlı Devleti’nin idari yapılanması içerisinde Musul, Bağdat ve Basra vilayetleri, günümüz Irak sınırlarını oluşturmaktadır. Osmanlı yönetimi, Basra ve Bağdat topraklarına Irak derken Musul Bölgesi’ne El-Cezire demişlerdir.[1] Türkler yaşam biçimlerine ve karakterlerine uygun olarak Musul (el-Cezire) Bölgesi’ne yerleşmeye başlamışlar ve ilk olarak 1055–1056 yıllarında Selçuklu egemenliğine girmişlerdir. Osmanlı hâkimiyetine kadar olan süreçte Zengiler, Timurlular, Akkoyunlular ve Safeviler bölgenin hâkimi durumundaki Türk beylikleri ve devletleri olmuşlardır.[2] Musul, Yavuz Sultan Selim’in Doğu ve Güneydoğu seferleri sırasında 1514 tarihli Çaldıran Savaşı sonrası Osmanlı hâkimiyetine girmiş ve I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar da Türk Devleti kontrolünde kalmıştır. 19. yüzyılda sanayi devrimi sonrası stratejik hammadde konumuna giren petrolün bölgede bulunması ile Sultan II. Abdülhamid, 1889’da çıkarmış olduğu fermanla, Musul’u Hazîne-i Hâssa Nezareti’ne bağlamıştır.[3] Bu tabii ki, Sultan Abdülhamid’in, dönemin süper güçlerine karşı bölgeyi koz olarak kullanabilme stratejisinin bir ürünü idi. İngiltere’nin Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü koruma politikasından vazgeçmesiyle, Sultan Abdülhamid yeni güç olan Almanya’yı uluslararası alanda destek olarak görmekteydi. Almanya’ya 1888’de Berlin-Bağdat demiryolu yapma imtiyazının verilmesi en önemli göstergeydi. 1890 ve 1898 tarihlerinde II. Abdülhamid Musul ve çevresine Memalik-i Şahane ilan ederek, söz konusu toprakların yabancıların eline geçmesini engellemiştir.[4] II. Abdülhamid’in uygulamış olduğu “güç dengesi” siyaseti ile Osmanlı Devleti, Alman desteği ile varlığını sürdürme konusunda çaba göstermiştir. Fakat 27 Nisan 1909’da II. Abdülhamid’in Jön Türkler tarafından iktidardan indirilmesinin ardından Almanya’ya verilen imtiyazlar Amerikalılara verilmiş ve bu esnada arazi Memalik-i Şahane’likten çıkarılarak hazineye devredilmiştir.[5] I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla bölgede petrol imtiyazları ve araştırmaları geri alınmıştır. İngiltere ise petrol ihtiyacını karşılayabilmek amacıyla 6 Ekim 1914’te Irak cephesini açmıştır. Asıl amaç, İngiltere çıkarlarına dost yerel hükümdarların -ki bunlardan biri de Kuveyt Emiri’ydi- emniyeti sağlanacak ve petrol yatakları ele geçirilecekti.[6] Ayrıca savaş içinde, Musul’un geleceği ile ilgili gizli antlaşmalar da yapılmıştır. 16 Mayıs 1916 Sykes-Picot Antlaşması bunlardan biridir ve petrol bölgelerinin emperyalist devletler tarafından paylaşımını öngörmekteydi. İngilizler 11 Mart 1917’de Bağdat ve 7 Mayıs 1918’de Kerkük’ü işgal etmişlerdir. 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi’nin 7. maddesi[7] gereği de 8 Kasım 1918’de de Musul işgal edilmiştir. Avrupa’nın süper güçleri I. Dünya Savaşı sonrasında, dünya politikasındaki etkinliklerini artık kaybetmişlerdi. Savaşın galip tarafında bulunan Fransa mağlup olan Almanya’dan daha fazla zarar görmüştü. İngiltere ise sanayisini koruyor olmasına rağmen, kolonileriyle irtibatı kesilmiş, ticaret filosunu ise kaybetmişti. Güç artık kanat ülkeleri olan ABD ve Japonya’ya doğru kaymıştı. Savaş sonu düzenlemelerde özellikle ABD’nin etkin olması beklenirken (Wilson’ın 14 ilkesi temelinde) Milletler Cemiyeti’nin kurulması ile tekrar kendi kıtasına döndü. Böylece barış görüşmeleri, Avrupa’nın eski güçleri tarafından kendi çıkarları doğrultusunda yürütülmeye başlanmıştır. 10 Ağustos 1920 Sevr Antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu; Anadolu toprakları, İngiliz diplomasisi tarafından Ermenistan, Yunanistan ve Kürdistan, Antalya-Konya hattında İtalyanlara ve Adana–Antep hattında Fransızlara paylaştırıldı; Suriye ve Lübnan Fransızlara, Irak ise İngiltere’ye kaldı. Türkler normal olarak bu antlaşmayı kabul etmeyerek milli mücadeleye başlamışlardı. Misak-ı Milli’ye Göre Musul Mondros Mütarekesi imzalandığı sırada Musul’da 6. Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa’nın hâkimiyeti bulunmaktaydı. Fakat daha önce değinildiği gibi İngilizler Mütarekenin 7. maddesi gereği Musul’daki hâkimiyeti ele geçirmişlerdir. Tabii ki burada asıl önem arz eden konu, antlaşma sırasında İngilizlerin Musul’a kısmi hâkim olduğu idi. İşte Türk Ordusu’nun hâkimiyetinden dolayı son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın 28 Ocak 1920’de toplanıp almış olduğu Misak-ı Millî kararları, mütareke tarihine göre oluşturulmuştu. Bu durum Misak-ı Millî’nin birinci maddesinde “Osmanlı Devleti’nin 30 Ekim 1918 tarihli mütarekenin yapıldığı esnada, düşman ordularının işgali altında kalan Arap çoğunluğunun oturduğu kısımların kaderi halkların özgürce verecekleri oylara göre belirlenmek gerekeceğinden, sözü edilen mütareke hattı içinde ve dışında dini, soyu, istekleri bir olan ve birbirlerine karşılıklı fedakârlık duyguları taşıyan; sosyal haklarıyla çevre şartlarına uymuş bulunan Osmanlı-İslam çoğunluğunun oturduğu bölgelerin tamamı fiilen, hükmen ve hiçbir sebeple ayrılık kabul etmez bir bütündür” olarak belirtilmiştir. Bu hüküm gereği Hatay, Musul, Kerkük ve Süleymaniye bölgeleri Anadolu’nun ayrılmaz bir parçası olarak gösterilmektedir.[8] Musul ve çevresinde yaşayan halk da Milli Mücadele’ye destek vermişler ve Mim Kemal Öke’ye göre, bölgenin Arap ve Kürt ahalisinin İngiliz himayesindeki Faysal’a değil, Anadolu Hareketi ile beraber hareket etmeyi tercih ettikleri görülmektedir.[9] Mondros Mütarekesi’nin hükümleri ve Misak-ı Millî’ye göre Musul’un Türk Devleti sınırları içinde bulunması tarihi gerçeklere aykırı bir durum değildir. Lozan Konferansı’nda Musul Lozan Konferansı’nda Türk tarafı için hem hayati ve stratejik önemi hem de Misak-ı Millî’nin vazgeçilmez öğesi olan Musul, İngiltere için ise petrol ve Hindistan yolunun güvenliği meselesiydi. Konferansta, en çetin görüşmeler bu konuda olmuş hatta konferansın kesilmesine sebep olmuştur. Lozan görüşmelerine İsmet Paşa başkanlık etmiştir. Musul Meselesi ilk defa, 21 Kasım 1922 günü Amerikan Delegesi Child ile Türk heyetinden Celalettin Arif Bey arasında konuşulmuştur.[10] Ama Lozan Konferansı’nda Musul’un esas olarak konuşulması 23 Ocak 1923 tarihinde olmuştur.[11] Oturumda, Lord Curzon, yapılması planlanan Barış Antlaşması’nın maddelerine konu olması gereken sorunlar arasında, Türk topraklarının güney sınırının saptanması gerektiğini söylemiş ve İsmet Paşa etnoğrafik, siyasal, tarihi, coğrafi, ekonomik ve askeri nitelikler nedeniyle Musul’un başka bir devlete bırakılamayacağını içeren bir bildiri okumuştur. Bu bildiride özellikle nüfus sorununu açıklayan[12] İsmet Paşa, İngilizlerin, öne sürmüş olduğu rakamlara itiraz etmelerine rağmen Türkiye yüzyıllardır Musul vilayetinin gerçek sahibi olmuş ve nüfus istatistiklerini çok iyi bilmektedir ve İngilizler Musul vilayetinin hiçbir zaman gerçek sahibi olamamışlar, üstelik halen Süleymaniye Sancağı’na da girememişlerdir, diyerek tezlerini açıklar. Ayrıca dil meselesi, Türkmenlerin Türklüğü, Tel-Afr şehrinin Türklüğü ve Kürtlerle Türklerin soy, inanç ve görenek açısından bir bütün olduğunu söyleyerek İngilizlerin isteklerine etnik açıdan karşı çıkmıştır. İsmet Paşa’dan sonra söz alan Lord Curzon ise ortaya koyduğu karşı tezlerle Türk tezlerini çürütemeyeceğini anlayınca, Musul Meselesi’ni normal seyrinden çıkarıp petrol tesiriyle bu taleplerde bulunduğunu saklamayı başarmıştır.[13] Böylece Türkiye dünya kamuoyu nezdinde elde edebileceği haklılığını İngiltere’nin manevrası ile kaybetmiş oluyordu.[14] 23 Ocak 1923 tarihli ikinci oturumda ise Türkiye, plebisit teklifinde bulunmasına rağmen İngiltere’nin meseleyi Cemiyet-i Akvam’a havale etmesi ile karşılaşılmıştır. Böylece Musul Meselesi, çözümsüzlüğe daha doğrusu İngiltere’nin istediği çözüm yoluna doğru yönelmiştir. Görüşmeler bu çerçevede kesintiye uğramıştır. İki buçuk aylık kesintiden sonra konferans tekrar başlamış ve 4 Şubat 1923 tarihli teklif Türkiye ile Irak sınırının on iki aylık bir süre içinde Türkiye ile İngiltere arasında dostça bir çözüm yoluyla belirlenmesi, anlaşmaya varılmazsa Milletler Cemiyeti’ne götürülmesi teklifi kabul edilmiştir. Ama İngilizlerin itirazı üzerine on iki aylık süre dokuz aya indirilerek 23 Haziran 1923 tarihinde kabul edilmiştir. Bu karar, Büyük Millet Meclisi’nde Misak-ı Millî’nin delindiğine yönelik itirazlara rağmen kabul edilmiş ve Türkiye’nin Sevr Antlaşması’na rağmen bağımsız bir devlet olarak uluslararası politika arenasına tekrar girişini belgelendirmiştir. Sonuç Yaklaşık dokuz asır Türk hâkimiyetinde bulunan Musul, Mondros Mütarekesinde ve Misak-ı Milli’de bulunan hükümlere göre dönemin süper gücü İngiltere tarafından petrol kaynakları sebebiyle haksız bir işgale uğrayarak elimizden çıkmıştır. Mustafa Kemal, Musul Meselesi’nin Lozan Konferansı’ndan itibaren Musul’u tekrar Türk sınırları içine kazandırılması için çaba göstermiş ve çeşitli beyanlarında da konu ile ilgili açıklamalarda bulunmuştur. Hatta Mustafa Kemal, İsmet Paşa ile Musul üzerine bir askeri harekâtı çeşitli zamanlarda müzakere etmişlerdir.[15] Tabii ki askeri çözümle ilgili yapılabilecek çok şeyin olmadığı da açıktır. Çünkü karşınızda dönemin süper gücü İngiltere bulunmaktadır. İngiltere için petrol sebebiyle büyük önem taşıyan Musul’un, Türkiye tarafından kaybedilmesi Mondros Mütarekesi hükümlerine rağmen Kerkük’ün haksız işgali ile gerçekleşmiştir. Türkiye’nin uluslararası arenada yalnızlığı ve sisteme kabul edilmek için Lozan’ın gerekliliği, Musul Meselesi’nin aleyhine dönüşmesinde önemli bir yer teşkil etmektedir. Bu sebeple İngiltere stratejisini, meselenin Milletler Cemiyeti’nde çözülmesi üzerine kurmuştur.[16] Türkiye yukarıda sayılan sebeplerden dolayı Musul Meselesi’nde askeri çözümü de göze alamadığından dolayı, gerçekleşmesini istediği Misak-ı Millî kararları dâhilinde sonuca ulaşamamış ve daha sonrasında da Hatay Meselesi’ni çözümleyebildiği uluslararası konjonktürü de yakalayamamış veya yakalamak istememiştir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*